Avrupa Birliği’nin Ekonomik ve Siyasi Krizi

Avrupa Birliği’nin Ekonomik ve Siyasi Krizi

 

Tarih yüksek bir ülkü etrafında kenetlenen toplumların başarılarına tanıklık ederken buna bağlı olarak insanlık serüveni güç ve refah değişime yol açan ekonomi-politik dalgalar ile şekillenmektedir. Bu anlamda 20.yüzyılın sonlarına doğru Sovyetler Birliğinin dağılması ile başlayan dalga 21. yüzyılın başında 11 Eylül saldırıları ve 2008 küresel ekonomik kriz ile devam etmiş, ekonomi politik açıdan bir değişimi beraberinde getirmiştir. 18. yüzyıl sonuna kadar dünya ekonomi politiği daha çok Asya ağırlıklı iken 19. yüzyılda Avrupa’ya doğru kaymıştır. Bugün ise güç ve refah, Doğu Asya ve diğer yükselen ekonomilere doğru kaymaktadır. AB’nin içerisinde bulunduğu politik ve ekonomik kriz bu değişimin şiddetini belirlerken küresel sistemin de kaderini tayin edecektir.

 

Yirmi birinci yüzyılın başında, dünya ekonomisi belki de 1929 Büyük Buhranı’ndan bu yana görülmemiş şiddet ve yaygınlıkta bir krizi tecrübe etti. ABD’de subprime mortgage piyasasının çökmesi ile başlayan ve en gelişmiş kapitalist ülkelerde borsaların ve devasa bankaların çökmesi ile şiddetlenen finansal kriz en nihayet beklendiği üzere istihdam krizi ile reel ekonomiye de sıçramış durumda. Euro bölgesi bu küresel finansal krizinin merkezinde çünkü Euro bölgesi dünyada, ABD dolarından sonra en önemli ikinci para birimini kullanmakta ve kriz gerçek gücü elinde bulunduran devletlerden ziyade zayıf yapıları vurmaktadır. Avrupa borç krizinin şiddetlenmesinin temelinde biraz da finans piyasalarının AB’deki politika yapıcıları arasında bir anlaşmaya varılamaması, geleceğe yönelik bir teminat verilememesi nedeniyle mevcut belirsizlikten yararlanıp yüksek getiri elde etmeye çalışmasının da payı var. Global mali kriz, başlangıçta Kıta Avrupası’nı çok fazla etkilemeyecek bir “Anglo-Sakson kapitalizmi” krizi olarak algılandıysa da, zamanla AB’nin içinde bulunduğu sorunlar katlanarak arttı. Euro bölgesi 2009 yılında %4,1 oranında küçülerek tarihindeki en büyük daralmayı yaşadı. Birleşik Krallık,  İrlanda ve İspanya gibi milli gelirlerinde mali hizmetlerin payı yüksek olan ülkeler ciddi sorunlarla yüz yüze geldiler. Bazı yeni AB üye devletleri ise krizden çok daha olumsuz etkilendiler. Letonya’da 2009 yılında milli gelir % 20 oranında azaldı. Letonya’nın yanı sıra Macaristan ve Romanya da Uluslararası Para Fonu’na başvurmak zorunda kaldılar. [1] Letonya’nın yanı sıra Macaristan ve Romanya da Uluslararası Para Fonu’na başvurmak zorunda kaldılar. Fakat Avrupa Birliği içerinde ekonomik kriz nedeniyle en büyük zararı Yunanistan çekmektedir. Hükümet krizleri, sosyal çalkantılar ve Euro Bölgesinde kalıp kalmama ikilemi arasında Yunanistan Avrupa Birliği’nin geleceğini şekillendiren en önemli etken durumunda. Peki Yunanistan bu duruma nasıl geldi? Yunanistan’ın durumu şüphesiz birkaç  boyuttan ele alınması gereken bir konudur. Bu açıdan bakıldığında Yunanistan’da devam eden ekonomik krizin dış boyutunu ABD ve AB’de ortaya çıkan finansal krizler oluşturmakla birlikte asıl sorun Yunanistan’ın kendi içindeki siyasal, sosyal ve ekonomik dinamiklerinden kaynaklanmaktadır. Yunanistan’ı borç krizine sürükleyen diğer sebepler; yolsuzluk, rüşvet, erken emeklilikten dolayı kamu sektöründe görülen kadrolaşma ve uygulanamayan sektörel reformlardır. Yunanistan’daki krizin bir sosyal patlamaya dönüşmesinin önde gelen sebeplerinden birisi de yolsuzluk iddiası ile suçlanan politikacılardır. “Yunanistan Başbakanı Papandreou, başbakanlık koltuğuna oturduktan hemen sonra yaptığı açıklamada ülkesindeki asıl problemin ‘sistematik yolsuzluk’ olduğunu açıklamıştı.”

Yunanistan Borç Krizinin seyrine bakıldığında 1980 yılından sonra Yunanistan’ın kamu borcunun sürekli bir artış gösterdiği görülmektedir. 2000 yılında 150 milyar Euro seviyesinde olan Yunanistan’ın kamu borçları, on yıl içerisinde % 100 oranında artış göstererek, 2009 sonu itibarıyla 300 milyar Euro seviyesine yükselmiştir. [2] 2009 yılı Dünya Bankası verilerine göre, Yunanistan’ın kamu borcu 384,1 milyar dolar ve toplam dış borcu 594,5 milyar dolar olarak açıklanmıştır. [3] Avrupalı liderler, 2010 baharında borçlarını ödeyemez hale gelme riskiyle karşılaşan Yunanistan’a, krizin Euro Bölgesi’ne yayılmasını önleyebilme çabası içinde, 110 milyar euroluk bir kurtarma paketi sunulmuştu. Bu krediye karşılık kamu harcamalarında beklenen dev kesintiler sosyal huzursuzluklara ve protestolara neden oldu. 2010′daki kurtarma paketinin Yunan ekonomisini toparlamaya yetmeyeceği anlaşılınca, 2011′de bu kez 130 milyar euroluk bir pakete onay verildi. 2012 Mayıs ayındaki seçimlerin sonuçsuz kaldıktan sonra Haziran ayında yenilenmesi, tasarruf önlemlerini savunan ancak hassas dengeler üzerine kurulu bir koalisyonu beraberinde getirdi.[4] Yunanistan’da kemer sıkma politikaları yanlısı Yeni Demokrasi Partisi’nin sandıklardan birinci parti olarak çıkması ardından Avrupa piyasaları yükselişe geçti. Kurtarma paketinin kemer sıkma koşullarına karşı çıkan Syriza partisinin seçimi kazanıp Yunanistan’ın Euro Bölgesi’nden ayrılması ihtimalinden endişe duyuluyordu. Fakat bu ihtimalin Avrupalı liderler açısından eski kadar korkutucu olmadığı söylenebilir. Daha doğrusu kimi Avrupalı liderler açısından Yunanistan’ın Euro Bölgesi’nden çıkma ihtimali zor da olsa katlanılabilir bir durum olarak algılanmaktadır.  Konuyla ilgili olarak Euro Grubu Başkanı Jean-Claude Juncker Yunanistan’ın Euro’dan ayrılmasını kimsenin arzulamadığını ancak bunun mümkün olduğunu söyledi. Juncker, böyle bir çıkışın idare edilebileceğini ancak hatırı sayılır riskleri de beraberinde getireceğini vurguladı. Bu durum, Avrupalı liderlerin Euro Bölgesi’nin küçülmesini tartışmayı dahi reddettikleri günlerin sona erdiğine işaret ediyor.[5] Yunanistan’ın Euro Bölgesi’nden çıkarılmasının mümkün olup olmadığına ilişkin olarak Eski Devlet Bakanı Kemal Derviş ”Yunan vatandaşı bunu istemiyor, Syriza’ya oy veren kesim bile bunu istemiyor. Öbür taraftan Avrupa’da da Yunanistan’ı doğru değerlendirmeyen, zorluklarını küçümseyen bir davranış var, dolayısıyla bir kopukluk var, maalesef karşılıklı bir güvensizlik var. Her şey olabilir gibi bir durum var, ama neticede sanıyorum Yunanlılar’ın mesajı, ’Biz Avrupa’nın ve Avro Bölgesi’nin içinde kalmak istiyoruz’ oldu. Avrupa da bu mesaj karşılığında olumlu bazı adımların atılmasını kabul edecek herhalde. Benim umudum bu adımların yeterli olması, çünkü şimdiye kadar yapılan hata hep küçük adımların atılması oldu. Her ilacın iyi dozajda verilmesi lazım, ne fazla, ne az. Bu iyi dozajı bulmak lazım, Avrupa’nın ve Yunanistan’ın bu iyi dozajı bulması gerekiyor.” [6] dedi.

Krize hazırlıksız yakalanan AB ülkeleri,  AB antlaşmalarında ekonomik ve mali politikaların koordinasyonuna ilişkin kesin hükümlerin bulunmamasının da etkisiyle, krizin etkileriyle ortak mücadele konusunda çok başarılı bir performans sergileyemediler.[7] Başka bir açıdan bakıldığında finansal kriz Euro bölgesindeki siyasi krizi yansıtıyor, bu da Avrupa Birliği projesinin doğruluğunun ve geleceğinin sorgulanır olmasına neden olmaktadır. Kimilerine göre AB Projesinin sona erme ihtimali bir senaryodan öteye gerçekleşme olanağı olan bir olguya dönüşmektedir. Mevcut tablonun temeline indiğimizde bugün Avrupa’daki ekonomik/mali krizin arkasında bir siyasi süreç tıkanmışlığı olduğunu söyleyebiliriz. Politika tutarsızlığı ve karar almada gecikme karşısında getiri elde etmeyi bekleyen piyasa oyuncularının girdiği bahisler kendi kendini besleyen bir krize yol açıyor. Yaşanan ekonomik kriz AB üye ülkelerinin ulusal çıkarları krizden koruma refleksi ile AB’nin geleceği konusunda atılacak adımlarda politik tutarsızlığa neden olmaktadır. Bu açıdan bakıldığında siyasi kriz piyasalarda güvensizlik ve panik ortamı yaratarak ekonomik tablonun daha fazla belirsizleşmesine neden olmaktadır. Piyasalarda ortaya çıkan güvensizlik,  köklü reformların gerçekleşmesi konusunda siyasi çevrelerin yeterli iradeyi ve birlikteliği gösterememesi birbirini besleyen ekonomik ve siyasi bir krizi meydana getirdi.  Avrupa Birliği ekonomik krizi aşmaya çalışırken karar almadaki yetersizliklerin siyasi açıdan bir “yönetememe krizi”ne işaret etmektedir. Bu “yönetememe krizi” ile ilgili Almanya eski Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Joschka Fisher “Avrupa’daki krizin nedenleri otuz yıllık geçmişe sahip neo-liberalizme dayanmamaktadır. Neo- liberalizmden kaynaklanmadığı gibi spekülatif varlıklardaki aşırı değerlenmelerden, Maastricht Kriterleri’nin çiğnenmesinden, borçlardaki sanal artışlar veya aç gözlü bankacılardan da kaynaklanmadı. Bu faktörlerin hepsi kuşkusuz ki krizin önemli nedenlerini oluşturmakta ama Avrupa’daki kriz esasen ne olduğu ile ilgili değil, neyin olmadığıyla ilgili, yani herkesin üzerinde mutabık olduğu bir yönetim yapısının oluşturulamaması sorunudur.”[8] dedi.

Lizbon Antlaşması’nın yürürlüğe girmesinin hemen akabinde Yunanistan’da patlayan ekonomik/mali kriz ve krizin sona erdirilmesi için gerekli yöntem tartışmalarının, Euro Bölgesi ve AB’deki yansımaları “Lizbon Antlaşması ile nereye kadar?” sorusunu yeniden gündeme getirdi. 2005 yılında Fransa ve Hollanda halkları tarafından reddedilen Anayasa’nın federal yapıyı çağrıştıran tüm öğeleri Lizbon Antlaşması’nda temizlenmiş, derinleşmeye karşı çıkan kesim galip gelmişti. Fakat şimdilerde AB’de entegrasyonun güçlendirilmesi Almanya ve Fransa tarafından güçlü bir şekilde dile getirilmeye başlandı. Almanya-Fransa ikilisi öncelikle Euro bölgesindeki krizin daha da derinleşmesini ve ileride ortaya çıkabilecek sorunları engelleyecek mekanizmaların kurulmasını istemektedirler. Bütçe disiplini sağlanmadığı sürece ve buna uymayan üyelere sert yaptırımlar uygulanamadığı takdirde Yunanistan gibi krizdeki ülkeler kurtarılsa bile yeni krizler kaçınılmaz olacaktır.

Brüksel’de düzenlenen Avrupa Birliği Liderler Zirvesi’nde Merkel’in “Adım adım, daha fazla yetkiyi Brüksel’e devretmemiz, AB’ye denetim imkânları vermemiz gerekiyor” sözüne karşılık olarak İngiltere Başbakanı Cameron, AB’ye daha fazla yetki aktarılması planları hakkında, “ben birçok bakımdan, Brüksel’in çok fazla yetki sahibi olması konusunda halkın kaygılarını paylaşıyorum.” diyerek daha fazla entegrasyon konusunda çekincelerini dile getirmişti. Gelecekte 17 üyeli Euro Bölgesi’nde, 27 üyeli Avrupa Birliği’nden daha farklı kuralların işleyeceği artık belirgin hale gelmektedir. Almanya, Ortak Pazar’da çözülmeye yol açacağı ve ihracatı etkileyeceği için çok vitesli ya da çok çemberli bir AB’ye karşı çıkmaktaydı. Ancak şimdilerde Merkel’in krizi, Euro Bölgesi’nde daha sıkı mali denetim uygulamak için bir fırsat olarak görmeye başladı. Merkel, Euro krizinin çözümü için zaman gerektiğini belirtirken daha güçlü siyasi birlik ihtiyacını her fırsatta dile getirmektedir. Ortak para biriminin yeterli olmadığını, ortak mali politikaların gerekli olduğunu vurgularken, “Adım adım, daha fazla yetkiyi Brüksel’e devretmemiz, AB’ye denetim imkânları vermemiz gerekiyor”[9] dedi. Merkel, bu adımları atmak için tüm üyelerin anlaşmasını beklemeye gerek olmadığını, daha güçlü bütünleşme isteyen ülkelerin bu doğrultuda ilerleyebileceklerini açıkladı.

Merkel’in partisi CDU bu konuda AB antlaşmalarında değişiklik için bir çalışma grubu da kurmuştu. Partinin Kasım ayı kongresinde yapılan çağrıda Euro Bölgesi’nde daha fazla siyasi birlik ve daha çok yetkinin AB’ye devredilmesi de yer alıyordu. AB zirvesinde oluşan ortam ve Almanya’nın belirleyici konumu AB’nin gelecekte nasıl bir yapılanmaya gideceğine ilişkin tartışmaları alevlendirmiştir. Zirveden hemen önce İngiltere Başbakanı David Cameron’ın ülkesinin AB’de kalıp kalmama kararı için halkoylaması yapılmasıyla ilgili sözleri ülkede tartışma konusu olmuştu. Bu konuda İngiliz düşünce kuruluşu Open Europe konyla ilgili olarak ‘Euro Bölgesi’ndeki kriz 17 Euro ülkesini birbirine yaklaştırıyor ve bu ülkelerin Euro Bölgesi ile ilgili olmayan konularda da birbiriyle anlaşarak AB adına karar alması riskini doğuruyor. Bu durum, İngiltere’nin saf dışı kalma tehlikesiyle karşı karşıya olmasına sebep oluyor.’ dedi.[10] Fakat İngiltere’nin tamamen saf dışı kalma ihtimali pek gerçekçi değil.    Cameron, şimdiye dek partisi içinden bu yönde yapılan çağrıları reddediyordu. Ancak artan baskı karşısında, gelecekte Brüksel’le kurulacak yeni bir tür ilişki modelinin halkoyuna sunulabileceğini söyledi. Brüksel dönüşü İngiliz Parlamentosunda konuyla ilgili soruları yanıtlayan Cameron, İngiltere’nin AB’de kalıp kalmamasına karar vereceğini, ama Euro bölgesinde yaşanan hızlı değişimlerden dolayı bu kararın şimdi verilemeyeceğini belirti. Bu açıklamalara en şiddetli eleştiri Muhafazakar Parti’nin koalisyon ortağı Liberal Demokratlardan gelmektedir. Liberal Demokratlar AB ile ilişkilerin geliştirilmesi yanlısı ve genel olarak AB konusunda bir referanduma karşı çıkmaktadırlar. Cameron’ın partisindeki Avrupa Birliği karşıtlarını yatıştırmak için dile getirdiği açıklamaları, birlik üyeliğini tartışmaya açmakla kalmıyor, koalisyon için de sorunlara işaret ediyor. Koalisyonlara alışkın olmayan İngiltere için iktidardaki partiler arasındaki bu tartışmanın nereye kadar gideceği merak konusu. Gelecek seçimlerin en önemli kampanya konularından birisi“Avrupa Birliği ile ilişkiler” olacağa benziyor.

Küresel Ekonomik Kriz, Avrupa Birliği açısından sadece Euro Bölgesi’nde Borç krizi yaratmakla kalmamış, mevcut sorunların gün yüzüne çıkmasıyla AB’nin geleceği açısından bir siyasi krize neden olmuştur. AB’nin geleceği ile ilgili ortaya çıkan siyasi kriz daha çok geçmişten süregelen meşruiyet tartışmaları temelinde bir “yönetememe krizi”dir. Avrupa genelinde, küresel krizin ekonomik ve sosyal alanlara yansımasını takiben üye ülkelerde yaşanan siyasi bunalımlar, durumun karmaşıklığının ve zorluğunun da bir göstergesidir. Bugün itibariyle ülkelerin kendi iç siyasetlerinde daha çok Doğu Avrupa ülkelerini etkisi altına almış görünen siyasi kriz ortamının, Birliğin çekirdek ülkelerini de içine alması pek de ihmal edilebilecek bir ihtimal değildir.[11] Krizle beraber Yunanistan, Romanya, Macaristan ve Sırbistan’da AB karşıtı söylemleri ile krizden bezmiş kitlelerin desteğini alan aşırı uç siyasi hareketler akla “Avrupa’da Faşizm yeniden yükselişe geçer mi ?” sorularını da getiriyor. Bunun yanında AB fiili olarak Almanya’nın başını çektiği “içeridekiler” ile İngiltere’nin başını çektiği “ dışarıdakiler” olarak ikiye ayrılmış durumda. Bu durum “iki vitesli” ya da “çekirdek Avrupa” tezlerinin bugün için fiiliyatta gerçekleşmeye başladığını ortaya koyuyor. Bununla beraber AB açısından gelecek “çok vitesli” ya da “çok çemberli” olacağa benziyor. Siyasal birlik yanlıları ile egemenlik haklarından vazgeçmeye yanaşmayan üye ülkeler kriz döneminde verecekleri kararlar, yapacakları seçimler ile kendi kaderlerini belirlerken ayrıca Avrupa Birliği projesinin de geleceğini ve kaderini tayin edeceklerdir. Şüphesiz yeni bir Avrupa ortaya çıkıyor. Fakat bu yeni Avrupa’nın ne kadar “yeni” olacağı krizi yönetebilme gücü ile doğru orantılı. Krizlerin fırsatları beraberlerinde getirdikleri yaklaşımı doğruluğunu koruyor olsa da bu kriz Avrupa adına “fırsatsız bir kriz” olabilir. Tarihsel gelişim nedeniyle gücün ve refahın dolayısıyla da medeniyetin sabit kalmadığı ortada. Fakat Avrupa Birliği’ni bir insanlık projesi haline getiren yegane unsur, Avrupa’nın iç barışının temeli içinde barındırdığı farklılıkları barış içinde bir arada yaşatabilmesidir. Bu gerçekleşebilirse yeni Avrupa istikrarlı bir Avrupa olabilir.


[1] “Avrupa Birliği’nde Neler Oluyor?” , Nilgün Arısan Eralp, TEPAV Değerlendirme Notu, Nisan 2010

[2] “AB’nin Yunan Krizi”, Ömer Ersoy, http://www.sde.org.tr/tr/haberler/977/abnin-yunan-krizi.aspx

[3]  A.g.e

[4] “Yunanistan seçimleri piyasalara yaradı” 18 Haziran 2012, http://www.bbc.co.uk/turkce/ekonomi/2012/06/120618_greek_markets.shtml

[5]  “Yunanistan’ın Euro’yu terk etmesi mümkün” 8 Ağustos 2012,  http://www.bbc.co.uk/turkce/multimedya/2012/08/120808_juncker.shtml

[6] “Derviş’ten Avrupa’ya kriz reçetesi, 20 Haziran 2012, http://ekonomi.milliyet.com.tr/dervis-ten-avrupa-ya-kriz-recetesi/ekonomi/ekonomidetay/20.06.2012/1556350/default.htm

[7] “Avrupa Birliği’nde Neler Oluyor?” , Nilgün Arısan Eralp, TEPAV Değerlendirme Notu, Nisan 2010

[8] Project Syndicate, Joschka Fisher, 27 Ekim 2011, Europeanizing Europe

[9] “Brüksel Zirvesi tartışmalar arasında başladı.” 28 Haziran 2012, http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/06/120628_eurozone_merkel_update.shtml

[10] “EU comes to terms with two-speed Europe” Frederic Simon, 14 November 2011, http://www.euractiv.com/future-eu/eu-comes-terms-speed-europe-news-508920

[11] Finansal Kriz, Doğu Avrupa Ülkeleri ve AB Bütünleşmesi: “El Atına Binen Tez mi İner? Ceren Mutuş & Mustafa Kutlay USAK AB Araştırmaları Merkezi, http://www.usak.org.tr/makale.asp?id=929

Comments are closed.